İçeriğe geçin

Dönüşü Olmayan Bir Sevdanın Peşinde – I

Yaşlı deniz kadar yaşlı gözleriyle baktı denize. Dolunay vardı. Gözleri yıldızlar kadar yakın olan kadının yüzü, yakamoz gibiydi. Yaşlı gözleriyle sarmaladı yaşlı gözlerini kadının.

Sadece şarap değildi dökülen gecede. Gecenin koyu kadehine akıyordu sevdanın kekre şarabı. Ve sadece şarap değildi kadını sarhoş eden. Sözcüklerin şarabıydı daha çok döndüren başını. Acının, özlemin ve sınanmaların imbiğinden damıtılan soylu bir içkiydi yürekten dökülen sözcüklerin şarabı.

Gece. Ve yüreği adamın bir tufandı artık. Sanki adamın yüreğine dökülen bütün çaylar, dereler ve ırmaklar taşmıştı, özlem dağlarının eriyen karlarından. Artık ne rüzgârda dağılan bir şeytan çiçeğiydi adam, ne de bir avukata ihtiyacı olmayan bir şeytan. Bir serseriydi gene, alıp başını giden. Ki alıp başını gitmelerin ustasıydı adam. Acıların gergefinde dokunmuştu kumaşı. Özlemlerin makasıyla biçilmişti. Ve her aşkın sonunda, alınmıştı boyunun ölçüsü. Şahittir bütün bunlara acemi mezuralar ve hoyrat terziler.

Denize baktı; yaşlı denize. Yüreğindeki tufan dinmişti artık. Yüreği kadar dingin, ama ne zaman hırçınlaşacağı bilinmez denize. Ve deniz, adamın yüreği kadar dingin ve engindi.

Pencereyi döven yağmur O’nu hatırlatıyordu. Bulutuna sıkışan yağmur da. Yağmur yemiş toprakların kokusu da hatırlatıyordu O’nu. Harran Ovası’nın damar damar çatlamış toprakları da. Efil efil esen ve saçlarını tarayan rüzgâr da O’nu hatırlatıyordu. Yaprağın bile kımıldamadığı o yaz günleri de.

Neruda’dan bir dize anımsıyordu adam. O “büyük kötü şair”den: “Issız toprağımda açan son gülümsün benim! ”. Anımsıyordu adam, “hiç de ıssız değil senin toprağın” denildiğini. “Ah, suskunum benim! ”. Şimdi suskunum işte gecenin karşısında. Çıplağım. Silâhsızım. Ve sönmüş dağlarda yanan ateşler.

İşte şimdi, dedi adam kendi kendine. İşte şimdi zamanıdır. Tufan yerine dönmüşse yürek, işte zamanıdır şimdi artık yola çıkmanın. Terkisinde imgeler… Matarasında sözcükler… Yüreğinde umutlar…

En çok kadını özlemeyi seviyordu adam. En çok O’nunla saatlerce konuşmadan, dokunmadan O’nu koklayabilmeyi seviyordu adam. Gözleri yıldızlar kadar yakın da olsa kadının, en çok gözyaşlarına dokunmayı seviyordu adam gözyaşlarıyla.

Delikanlıyken okuduğu bir kitabın başlığını anımsıyordu adam: “Sevmek dokunmaktır”. Hep dokunuyordu adam kadına. Hep. Yüreğe dokunan sözcüklerle. Yüreğe su veren, yüreği çelikleştiren sözcüklerle.

Adamın yüreğine giden bütün ırmaklara ebru olmuştu kadın. Ebru idi kadın adamın yüreğine. Ebruya kesmişti adamın bütün damarları.

Cehenneme dönmüşse yürek, artık Lethe’dir yüreğe akan bütün ırmakların adı, diye geçirdi içinden adam. Cehennem olsa da yürek, seni barındıran ırmakların adı ancak Kızılırmak olabilir ya da Dicle ya da Aras. Yüreğimin bütün ırmaklarında taşıyorum seni, kadınım. “Sol memenin altındaki cevahir”e dökülen zümrüt ırmaklarımda. Ve Tanrı bu ırmaklardan da yakın duruyordu. “Şahdamardan daha da yakın”.

Telefonda sana karşı çözüldüm demişti gözleri yıldızlar kadar yakın olan kadın. Bütün zerreciklerime, bütün atomlarıma ayrıldım. Gel ve topla beni demek istiyordu kadın. Bir de “gönlüm senin esirin” sözlerini de barındıran “Ayrılık” adlı türkü hislerimi anlatıyor diye yazmıştı kadın. Adamsa ayrılık sözcüğünün başına bir s harfi eklemişti. (Zaten şairler bunu hep yapıyordu. Kimi adından bir harfi, bir y harfini atıyor ve bunu bir şiirle duyuruyordu; kimiyse sözcükleri dönüştürüyordu) .

Bundan gayrı ayrılık demek sayrılık demekti. Sensiz geçen günlerde sayrı hissediyorum kendimi dememişti galiba adam kadına.

Bu gözlere hiçbir yerde rastlamadı adam. Bu yıldızlar kadar yakın olan gözlere. Tokat’ta bulunmadığından, yaşamaktan çok şey anlamış olan o şair gibi Tokat’ta rastlayamamıştı adam o gözlere. Ama ne zaman gökyüzüne baktıysa, o gözleri gördü hep. Bu yüzden, belki de salt bu yüzden bir “Yerçekimli Karanfil”i büyütüyoruz diye düşündü adam.

Seninle Taocular gibi öpüşmek istiyorum demişti adam kadına. Senin nefesinle benim nefesimin karışıp durduğu, dudaklarımızı birbirinden ayırmadan, senin ciğerinin benim benim ciğerimin senin olduğu bir vahdet-i vücut durumunu özlüyorum demişti adam kadına.

Senin bedenin Afrika kıtası kadar kadınsı diye söyleyememişti adam. Nil ırmağı senin deltandır ve piramitler senin Venüs tepeceğin diye söyleyememişti adam. Sadece söylenmiş sözcüklerin değil, henüz söylenmemiş sözcüklerin coşkusunu da barındırıyordu adam.

İsmail Haydar AKSOY

Söyleyecek bir şeyin yok mu?