İçeriğe geçin

Elitizm ve Türkiye

Elitler kuramının temel savunurları ortak bir noktanın üstünde durur. Yönetenler ve yönetilenler. Tarih boyunca politika bu çerçevede gerçekleşmiştir ve ülkeler bu şekilde var ya da yok olmuşlardır. Eşitlik ve çoğulculuk bu kuram için geçerli olgular olmaktan çok uzaktadır. Burada itiraz edilen noktalar da bunlardır. Eşitlik ve çoğulculuk, demokrasinin temel ilkeleri olduğu için elit kurama, hem ülkemizde hem diğer gelişmekte olan ülkelerde hep yan gözle bakılmıştır.

Demokrasi ile elit kuram bu kadar karşıt fikirler midir? Demokratik elit kuramı, bunun böyle olmadığını, demokrasinin de elitizme hizmet ettiğini savunur.

“Her insanın seçme ve seçilme hakkı vardır.” Bu özgürlük kavramı içinde sarhoş olup, gerçekte neler olduğuna pek bakamıyoruz. Bu özgür cümleye aynı özgürlükle şu soruları sormak gerekir.

“Her insan herkesi seçebilmekte midir ve her insan başkaları tarafından seçilebilmekte midir?”

Çok partili sistem ile elitizmin önüne geçildiği savunulsa da, öyle olmadığı biliniyor. Burada elitizmi bireye indirmek, sadece kişiler üzerinden düşünmek, çok dar anlamda kalabileceği gibi, sorunun üstünün kapanmasını da sağlayacaktır. Elit kesimi, belli ortak menfaatlerden ve karşılıklı anlaşmalardan oluşan birkaç ayrı topluluk olarak düşünmek gerekir. Gövdenin elitizme dayandığı fakat dalların farklı yönlere doğru eğilmesi olarak düşünülebilir. Sonuç olarak, dış görüntü iç yapıyı maalesef her zaman göstermiyor. Bunun farkına varmaksa, ancak geç kalındığı zaman mümkün olabiliyor.

Türkiye’de çok partili sistemden bu yana, gelen – giden ve gönderildiği halde gitmeyen grupları düşündüğümüzde, nasıl bir yapı içinde olduğumuzu anlamamız kolaylaşacaktır. Özellikle bazı grup liderlerinin ısrarla ve muhakkak belli aralıklarla hayatımıza girmesi nasıl açıklanabilir? Seçileceklerin sınırlı olduğu bir düzende, bu kısır döngü hiç kuşkusuz yaşanacaktır. Ta ki, yeni bir ikâme lider bulunana değin. Bu yenilik sanılanın aksine, eskinin daha da meşrulaştırılmış hali olarak karşımıza çıkmaktadır. Aynı topluluktan farklı birilerinin, aynı bayrakla ve aynı yolda yürümesinin ya da daha farklı olarak koşmasının, emeklemesinin hiçbir farkı yoktur. Taban aynı, fikir aynı, anlayış ve hedef aynı. En yakın örnek olarak geçtiğimiz haftalarda yapılan siyasi parti kongrelerine bakmamız yeterli olacaktır. Aynı taban olduğu yetmezmiş gibi, aynı yüzlerle tekrar karşı karşıyayız. Burada taban veya fikirden kasıt ideolojik çerçeve değil, destek ve yandaş kesimdir. Zira aynı yüzlerin, farklı ideolojilerle ancak aynı destek ve ilgiyle, defalarca karşımıza çıkma yüzü bulduğunu tarihimiz gösteriyor. Unutkanlık veya unutmaya isteklilik de, güzel beynimizin elitizme güzel bir armağanıdır.

İçgüdülerimizle hareket etmeye çalıştığımız her an, dış dürtülerle yönlendirildiğimizin farkına varmak da kolay bir durum değildir. Farklı çıkarların bir anda ve amaçsız bir şekilde savunucusu olabiliyoruz. Hatırlanması gereken o kadar geçmiş içinden, unutulmaması gerekenleri özenle hatırlayamıyoruz. Bu özenin kaynağını aramıyoruz, çünkü hatırlayamadığımız veya unutturulan şeyler olduğunu bilmiyoruz. Demokrasi rüzgârında uçtuğumuzu sanıp, oradan oraya farklı elit kollarda dolaşıp duruyoruz.

Çok partili sistemlerin sivil hayata kattığı belki de en önemli olgu budur: Tek bir elit kesimin olmayışı. Her ne kadar ortak menfaatler çevresinde birleşiyor olsalar da, yönetilen sınıfa farklı görünmeyi başarabiliyorlar. Hala çok partili sistemlerin veya “ne kadar çok parti o kadar demokrasi” gibi basmakalıpların arkasında elitizmin barınamayacağı fikri ne kadar geçerli olabilir?

Farklı bir noktadan bakarak, tek partili ve demokrasinin oturmadığı dönemde nasıl bir düzen olduğuna ve önceliklerin nelerden oluştuğuna bakalım. Kimi çevrelere göre ülkenin “en totaliter elit dönemi” olarak görülen, Türkiye Cumhuriyeti kuruluş yılları, aslında şu an ki siyasal hayattan daha demokratik miydi? Diğer bir soruyla, o dönemki öncelikler toplumsal öncelikler miydi?

O dönemde (1923 – 1930), iç politikadaki yeniliklerin, şahsi ve/veya sadece belli kesimler lehine yapılan uygulamalar olduğunu savunmak, kör fikirlerde bile mümkün olmasa gerek. Beğenip beğenmemek ayrı bir konu, ama belli bir zümreye ve kişiye yönelik olmadığını kabul etmek gerekir.

Ülkelerin, var oluş nedenlerini oluşturmasa da; var olacağı nedenleri ortaya koyan dış politikada da aynı durum geçerlidir. Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK’ün ısrarla üstünde durduğu dış politika unsurlarından bazıları;  gerçekçilik, bağımsızlık ve barıştır. Bunların hangisini, hangi kesime bağlayabilirsiniz? Hangi fikirde ve inançta olursanız olun, evrensel doğruları kabullenmek zorundasınızdır.

Sen ve ben ayrımı yapılmaya başlandığı an elitizmin gerçek değerlerine kavuşulur. Demokrasiye geçtiğimizi sandığımız çok partili seçimlerin başladığı günden bugüne kadar yaşadıklarımız ve yapılanlar nelerdir? Sadece iktidarlar olarak değil, ama hep yönetici adayı olarak karşımızda duranlar nelerdir, kimlerdir? Kendini zorla elit sınıfına sokmaya çabalayanlar mı, yoksa zaten orda olduklarının farkında olmayanlar mı?

Yakın zaman içinde tartışılan, Sayın Erdoğan’ın bırakma tarihi ve senaryolarına bakalım biraz da… Birçok farklı fikir, farklı yorum var bu konu hakkında. Ancak hiç kimse “Sayın Erdoğan, o tarihten itibaren aktif siyasi hayatını bırakır, sadece gerekli zamanlarda danışmanlık görevi yapabilir,” gibi bir tahmin de bulunmadı. Neden? Çünkü alışılagelen bir şey değildir bu. Böyle olmayacağı, gelenin gitmeyeceği, farklı mevkilerde de olsa bu balı yemeye devam edecekleri bilinir. İçimizde var olan ve artık aileden geçen hislerimizde bile elitizmi ve onun yönetimini kabul ettiğimiz halde, çevremize hatta kendimize bile dile getirmeye çekiniyoruz. Aynı kişilerle, aynı grupları destekliyor, onları başımıza çıkarıyoruz ama buna demokrasi diyoruz. Büyülü sözcük, demokrasi.

Aynı kişilerle yönetilmek, sanıldığı kadar kötü bir durum değil esasında. Bizdeki sorun, yönetilememe sorunu. Yöneticilerin yönetilme sorunu. İç elitizmin, dış elitizme bağımlılığı sorunu. Belli menfaatler karşılığı yönetimde sadece görüntü olma sorunu. Bu sorun kimi zaman çözülerek hayatımızdan çıkıp gider ancak ‘başka sandığımız’ bir elit tarafından tekrar peydah edilir. Ve bu kısır döngü yine bu şekilde devam edip gidecektir. Temel sorunu elitizm veya ideoloji olarak düşünmek fayda sağlamaz. Ne yazık ki asıl sorun kişilik, haysiyet ve öngörü sorunudur.

Aradan yıllar geçse bile, bu yönetim biçimi bu şekilde devam edecektir. Belli dönemlerde elitler arası değişim gerçekleşecek, yönetilen kesim yeni birilerini seçme umuduyla bu demokrasi oyununda figüran olarak kalacaktır daima. Yanlışı kabul edip doğrunun karşısına geçmek de, hep kaçış yolu olarak elimizde durmayı sürdürecektir. Kandırılmış olmayı veya bilmiyor olmayı düşünememek, insanlığı hep ikilikte bırakmıştır. Ya daha kötüyü kabul başlar, ya da kendini inkâr.

E. Deniz

**Bu yazı Politika Dergisi Sayı 15’de yer almıştır.

Söyleyecek bir şeyin yok mu?