İçeriğe geçin

FED ve Artan Baskılar

Ara seçimlerde Cumhuriyetçilerin Temsilciler Meclisi’nde çoğunluğu ele geçirmesiyle, Obama yönetimi’nin uygulamaya çalıştığı, maliye ve para politikalarının bileşiminden oluşan ekonomik istikrar programının geleceği tehlikeye girdi. Cumhuriyetçi Parti’nin, bütçe açıklarını arttırdığı gerekçesiyle harcama politikasına karşı sert muhalefetinin, ABD yönetimine para arzını arttırmaktan başka seçenek bırakmadığı görülüyor. Şimdiye kadar ekonomiye 1.7 trilyon dolar enjekte eden ABD Merkez Bankası (FED), gelecek Haziran ayına kadar piyasaya 600 milyar dolar daha süreceğini açıkladı.

FED’in bu kararının diğer merkez bankalarının politikalarını etkilemesi kaçınılmaz. Japonya Merkez Bankası, FED’in kararının hemen ardından uzun yıllardan beri deflasyonla boğuşan ekonomiyi harekete geçirmek için para arzını arttırma kararı aldı. Banka’nın bu kararının arkasında ABD’deki genişleyici para politikasının doların yene karşı değer kaybetmesine yol açacağı endişesi yatıyor.

Benzer politikalar daha önce İngiltere ve Japonya tarafından uygulandığında kayıtsız kalanlar, sıra ABD’ye gelince seslerini yükseltmeye başladılar. Almanya Maliye Bakanı Wolfgang Schaeuble, Çin’i para birimi yuanı suni olarak düşük değerli tuttuğu için sürekli olarak suçlayan ABD’nin, bu kararıyla kendi kendisiyle çelişkiye düştüğünü ileri sürerek, kararın ABD’nin kredibilitesini sarsacağı iddiasında bulundu. Para arzındaki artışın, ABD’deki işsizliği azaltmaya yönelik bir önlem olduğunu açıklayan Çin, bunun global ekonomiye olumlu bir katkısının olmayacağını söyledi. ABD Hazine bonolarına 2 trilyon dolar tutarında yatırım yapan Çin’in rahatsızlığını anlamak zor değil.

Peki, bir ülke uygulayacağı para politikası konusunda dışardan izin mi alacak? Eğer öyleyse nerede kaldı merkez bankalarının bağımsızlığı? Denilebilir ki, küreselleşmenin ulus-devletlerin bağımsızlığını tehdit ettiği günümüz dünyasında merkez bankalarının bunun dışında kalmaları düşünülemez. Bu görüşte doğruluk payı olsa da, merkez bankalarının para politikasını oluşturmada dikkate aldıkları husus ekonominin gerekleri. Kendi ülkelerinin siyasi otoritelerine karşı bağımsız politika izleyen merkez bankalarından yabancı ülkelere karşı bu politikadan vazgeçmelerini beklemek biraz fazla iyimserlik olmuyor mu? Söz bağımsızlıktan açılmışken, bunun çok da eskiye gitmediğini belirtmekte yarar var. Örnek vermek gerekirse, Fransız, İngiltere ve Japonya Merkez Bankalarının bağımsızlıklarını kazanmaları 1990’lı yıllarda olmuştu.

FED’e gelince … Kendisine yasayla verilmiş görevden başkasını da yapmıyor. Amerikan Merkez Bankasi’nın görevi, fiyat istikrarının dışında istihdam artışını sağlayacak politikaları uygulamak. Fiyat istikrarı, enflasyonun kontrol altına alındığı bir ekonomiyi çağrıştırsa da, bu yeterli bir düşünce değil. Zira, istikrar aynı zamanda fiyatlarda aşağı doğru gidişin, bir başka deyişle deflasyonun önüne geçmek anlamına da geliyor. ABD ekonomisinde ise şu anda enflasyondan çok bir deflasyon riski söz konusu. Muhtemel bir deflasyonun ekonomi üzerindeki etkisinin enflasyondan daha kalıcı olduğu Japonya’dan dolayı iyi biliniyor. Fiyatlar genel seviyesindeki olası bir düşüş toplam talebin gerilemesine yol açarak ekonomiyi yeniden resesyona itebilir.

ABD’nin şu anda likidite tuzağı içinde olduğunu söylemek mümkün. Çünkü faizler neredeyse sıfır seviyesinde olmasına rağmen, ekonomi beklenen performansından hala uzakta. Geleceğe ilişkin belirsizlik, tüketiciler ve firmaları parayı harcamak ve yatırıma dönüştürmek yerine elde tutmaya zorluyor. Böyle bir durumda, para arzındaki artışın etkili olup olmayacağı bile şüpheli.

Son krize kadar sadece Amerikan değil aynı zamanda dünya ekonomisinin istikrarında önemli rol oynayan ABD’li tüketicilerin yüksek işsizlik ve borçlarından dolayı eski işlevlerini sürdürmeleri zor.

Merkez Bankalarının hedefi yalnızca fiyat istikrarını sağlamak değil; bunun da ötesinde, istihdam artışına yol açacak bir ekonomik büyümeye uygun parasal politikaları uygulamak. Bu hedeflere ulaşılması ekonomik ve finansal sistemlerin istikrarı için zorunlu. Ancak, bunların aynı anda gerçekleştirilmesi olanaksız. Örneğin, enflasyon oranlarının aşağı çekilmesi büyümeden feragat edilmesini, dolayısıyla işsizlikte artışa razı olunmasını gerektiriyor. 1980’li yıllarda FED’in Başkanlığını yapan Obama yönetiminin Ekonomik Danışma Kurulu Başkanı Paul Volcker, yüzde onüçlere ulaşan enflasyonu düşürmek için işsizliğin artmasını kabullenmek zorunda kalmıştı. Enflasyonun yükselmesi pahasına işsizliği azaltmayı hedefleyen Ben Bernanke ise, Volcker’in otuz yıl önce yaptığının tersini yapmaya çalışıyor. Genişleyici para politikasının enflasyonist beklentileri, dolayısıyla harcamaları arttırma dışında, dolarda değer kaybına yol açarak ihracat ve ekonomik büyümeye de ivme kazandırması ihtimal dahilinde. Bakalım zaman kimi haklı çıkaracak.

Orhan AKIŞIK

Söyleyecek bir şeyin yok mu?