İçeriğe geçin

İçsel Özgürlük ve Türkiye’de Vatandaş Olmak

İçsel özgürlük kavramı en geniş ve açıklamalı haliyle Stoacılar tarafından ortaya atılmıştır. Bu fikre göre, “Evrende her şey tanrısal akıl tarafından düzenlenir, bu yüzden rastlantılara yer yoktur.” düşüncesi kabul edilir. İnsanın Tanrı ve doğa ile olan ilişkisi onun özgürlük düzeyini gösterir. Bu savdan yola çıkacak olursak, Türkiye’de içsel özgürlük ne kadar gelişmiş görebiliriz.
Dönemsel olaylarla ya da dönemsel otoritelerle değerlendirmek dışında elimizden bir şey gelmiyor şimdilik. Geçmişte nasıldık, şimdi nasıl olduk gibi sorular her gün defalarca sorulabilir. Bu soruların cevabı için öncelikle şimdiye bakalım. “Bugün nasılız?”
AKP hükümetleri döneminde başlayan, ve akıl almaz bir şekilde büyüyen muhafazakarlık düşüncesi ile içsel özgürlüğü bağdaştırabilir miyiz? İçsel özgürlüğün tanımında Tanrı sözcüğü geçiyor diye, bu dönemde içsel olarak daha da özgürleştik diyebilir miyiz? Tabi ki hayır. Her şeyden önce her insanın Tanrı’sı aynı olmak zorunda değil ve her insanın bir Tanrı’sı olması zorunluluğu da yok. Her zaman kendimize göre çevirdiğimiz tanımları bu defa karşıya doğrultalım. İçsel özgürlük tanımında, doğadan da bahsediyor. O ne olacak peki? “Tanrı varsa doğaya ne gerek var, doğayı oluşturan da zaten Tanrı değil mi?” diyerek en yakın köşeden dönebilirsiniz. Ama kazın ayağı öyle değil. Doğa ayrı bir olgu, sizin kutsalınızda kim tarafından verildiğinin bir önemi yok, herkesin ortak alanı doğa. Bir de buradan düşünün.
İçsel özgürlüğün önemli tezlerinden biri de, ‘ne olduğunu kabullenmek’ üzerinedir. Yani fakir olabilirsin, paşa olabilirsin, sürünüyor olabilirsin ya da iktidar olabilirsin. Bunların hiçbirinin önemi yok önemli olan, bulunduğun durumun farkına varmak ve bunun KADER olduğunu özgürce kabullenmektir. İşte o zaman özgürlüğe kavuşabilirsin. Ülkemizde bu fikir yapısı mı yaygın, ne dersiniz?
İçsel özgürlüğe kavuşmak için Tanrı’ya yaklaşmak, her çöpü kadere bağlamak, her şeyi yazılanlardan ibaret sanmak mı gerekiyor? Ülke vatandaşları olarak bunu kabullendiğimiz çok açık, kendi irademizin değersiz olduğunu, sadece 1 metrelik kağıdı belli zaman aralıklarıyla sandık denilen nesnenin içine atmakla irademizi kullandığımızı, o andan itibaren “her şeyin hayırlısını dilemekten” başka bir görevimiz olmadığını düşünüyoruz. Farkına varamadığımız nokta, hayır mı şer mi olacağına, sandığın içine attığımız kağıtların belirlediğidir. “Hem içsel özgürlük nedir ki? Öyle bir şey olsa ben türbanımla rahat rahat her yere girebilirim.” diye düşünenlere diyecek bir şeyim yok. Sadece tavsiyem olabilir. Dışarıda anlamı olmadığını düşünüyorsanız, bir de içinize sarmayı deneyiniz. Çünkü içsel özgürlük insanın kendi durumunu kabullenmesiyle başlar(mış). Bunun da bir yazgı olduğunu düşünelim hep beraber.
Siyasi kararlarımız ekonomiyi, ekonomi yaşam standartlarımızı, standartlar geleceğimizi ve geleceğimiz nihayet özgürlüğümüzü belirler. Bu özgürlük tekrar siyasi kararlarımızı etkiler. Kısır bir döngü kısaca. Başa dönecek olursak, “Bugün nasılız?”
İçsel özgürlüğümüzün tadını çıkarıp her şeyin hayırlısını mı dileyelim yine, yoksa bu hayırın gerçekleşmesi için içimizden gelen özgürlüğü serbest mi bırakalım? Ben Tanrı’dan –kendi içsel özgürlüğümü yaşamak, başkalarının dayatmasını kendi özgürlüğüm ve kaderim görmemek için, her şeye rağmen ayakta kalabilmek için güç istiyorum. Bu güç içimde değil, yanımda olsun. Peki siz ne istersiniz?
E. Deniz

Söyleyecek bir şeyin yok mu?